19 Mayıs 2017 Cuma

Bodrumlu(mavi)hayat blogumda yeni yazı. Glaros'a dair bilgiler.

http://bodrumlumavihayat.blogspot.com.tr/2017/05/glarosa-dair.html

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Bitirir gibi ama bitirmiyorum.

Bu blogu niye açtım? Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak, yaşadığımız hayatı değiştirmenin mümkün olabileceğini anlatmak istemiştim. Bodrum’a yerleşmek benim için son bir kaç yılın özlemi değildi. İlk görüşte aşk gibiydi diyebilirim. Üniversite yıllarımda buraya göçme fikri aklımdan geçmişti. Nasıl geçinirim diye küçük bir araştırma yapmış ve bunun benim bildiğim ve sevdiğim tek iş olan grafik tasarım ile mümkün olmadığını öğrenmiştim. Ve sonra hayata atıldım, yıllar geçmeye başladı. Bir zaman geldi, o fikir saklandığı yerden ortaya çıktı çünkü artık işimi bilgisayar/internet marifetiyle yapabiliyordum ve bulunduğum yerin çok önemi yoktu. İstanbul hızla bozuluyordu, benim sevdiğim İstanbul olmaktan çıkıyordu. Bodrum’a taşınmak için iş biçimimi değiştirmem, İstanbul’da bulunmamı en aza indirecek bir tarza dönmem gerekiyordu. Bu dönüşüm -halen yapmakta olduğum iş biçiminde o dönem piyasada kimselerin olmamasıyla- umduğumdan hızlı ve verimli oldu. Uzatmayayım, sonuçta bundan tam sekiz yıl önce -yıllarca yazları ayda bir iki hafta sonu annemin evinde geçirdiğim ve sonraları Yalıkavak’ta bir kaç ay kaldığım evreleri de aşarak- tam zamanlı Bodrumlu hayatıma geçtim.

Bu geçişin ve dönüşümün hikayesini anlatarak, benim gibi buralara göçmek isteyecek olanlar varsa onlara yol göstermek istedim. Bu arada burada yaşadıklarımı, bu coğrafyanın bana kattıklarını aktarmaya başladım. Kendi dönüşümümü olabildiğince yalın şekilde anlatmak istedim. Yediklerimin farklılaşması, hayatımın değişmesi, coğrafyanın bana kattıkları, gezip gördüklerim… bunları yazdım.

Okuyanlardan gelen yüreklendirici yorumlar, yolda karşılaştığım ve “sizin yazılarınızın da verdiği cesaretle Bodrum’a yerleştik” diyenlerin yüzündeki mutluluk iyi geldi. Datça’da bile yolumu çevirip teşekkür edenler oldu. Farkında olmadan bu kanalla dostluklar kurdum. Kimiyle tanıştım ama büyük çoğunluğunu tanımıyorum. Fakat bir şekilde ortak noktalar bulduğumuzu biliyorum. Haset ve kıskançlıkla laf edenler, her yerde olduğu gibi burada da karşıma çıktı. Doğrusunu isterseniz bu bloğu açmadan önce, başkalarının çabalayarak yakaladığı mutluluğuna bu kadar tepki gösterenlerin ve mutsuzluktan beslenenlerin bu kadar çok olabileceğini tahmin etmiyordum. Bu konunun maddiyatla ilgisi yok. Maddi anlamda iyi durumda olup da mutsuz, sinmiş, yaşadığı berbat hayatı kabullenmiş o kadar çok insan var ki, onların sataşmalarına maruz kaldım. Hani mealen şu şekilde gelen sataşmalar her şeyi açıklıyor aslında; Memlekette bu kadar sorun varken rakı içmelerini yazmak, Datça’nın bademlerini yazmak, Gökova’yı yazmak ne kadar ayıp, utanmıyor musun?... Anlatabildim sanıyorum.

Bunlara önceleri kızıyordum, şimdi umursamıyorum. Ve tabii bu gibi yazıları yazanlar isimlerini yazmazlar. Yazılan yorumların bana ulaşabilmesi için isim ve Google’a kayıtlı olma zorunluluğu getirince bıçak gibi kesildiler. Anladım ki bu tür insanlar sinsidirler ve isimlerini yazmaya cesaret edemezler.

Neyse, bugüne kadar 345 yazı yazdım. Buradaki hayatım bir şekilde kendini tekrar etmeye başlayınca yazıları azalttım. Öyle ya, yılda beş defa Kalymnos’a gidiyorsam, farklı ne anlatabilir, ne gösterebilirim? Derken özellikle son üç yıldır Bodrum hızla kalabalıklaşmaya başladı. Yazın basbayağı trafik oluyor. Gelenlerin hepsi benim benimsediğim, burada olmalarından mutlu olduğum insan tipine uymuyor tabii ki. Gelirken İstanbul’u, büyük şehir alışkanlıklarını yanlarında getirenler buranın ahengini, doğallığını her anlamda bozmaya başladılar. Trafikte korna çalanlar, sağdan kaynak yapanlar bunlar. Granit kaplı cepheleri olan evleri alanlar, milyon dolarlar sayanlar da bunların içinden çıkıyor. Güvenlikli site derdinde olanlar, BlaBla Residence’ta oturanlar bunlar. İçlerinden birisi açtığı blogda Bodrum’a gelme nedenini açıklarken “Burada alıştığım markaları buluyorum. AVM çok yakın” gibi şeyler yazmıştı mesela. Kendi eğlence anlayışını ve markalarını da beraberlerinde getirdiler. Bu da benim için tatsız bir durum. Gelmesine sevindiğim arkadaşlarım oldu neyse ki. Bu dostlarımı sayarken en başa Ahmet-Hülya Coka çiftini koyarım. Çünkü Bodrum’u Bodrum gibi yaşamanın tadını biliyorlar. İstanbul’daki hayatlarından çok farklı bir hayat yaşıyorlar. Buraya çok uyum sağladılar ve Bodrum’a çok yakıştılar.

Yaz aylarının kalabalıklığına elimden geldiğince dahil olmadan yaşamanın formüllerini buldum. Sabah erken bisikletle işime gidiyorum, yüzüyorum, akşam ortalık çok kalabalıklaşmadan evime dönüyorum. Geceleri kale tarafına gitmemek gibi bazı kaçışlarım var. Ancak geçtiğimiz yaz ardı ardına gelen uzun bayram tatilleri pes ettirdi. Bu sefer mümkün olduğunca Yunan adalarına kaçmaya başladım. Bu bir yöntem ama tatil olmayan zamanlarda çalışamıyor, işimi yapamıyordum.

Ve sonra şartlar bana yeni bir yol bulmamı sağladı. Hem rutinleşen hayatıma bir farklılık ve yeni heyecan getirecek, hem yazın kalabalığından uzaklaşabileceğim ama işimi de yapabileceğim bir yol. Denize açılmak.

Bu fikrin ilk aklıma geldiği yeri ve anı çok iyi hatırlıyorum. Kalymnos’a ilk gidişimdi. Masouri’den Telendos’a bakıyordum, müthiş bir gün batımı vardı. Denizin ortasında demirlemiş bir tekneyi görünce neden böyle bir hayatım olmasın dedim kendi kendime.

İşte burası ve o tekne
İstediğim zaman buralara da gelebilirdim ve işimden de uzak kalmazdım. Laptop neredeyse ofisim orası olabiliyorsa bu neden bir tekne olmasın? Ama nasıl bir tekne? Bir yelkenli olmalıydı. Sessizce Ege’nin tadına varabileceğim, bir yere yetişmeyeceğime göre sürat derdi olmayan bir tekne. İçinde yaşayabileceğim, asgari ihtiyaçlarımı karşılayabilen bir ebat nedir diye araştırmaya başladım. Bir yıl boyunca bu konuda kafa yordum. Bilenlere danıştım. Ne istediğimi iyi tarif edersem bana uygun olanı bulurum dedim. Tabii işin bütçe faslını unutmadan. Bu karar, arsa alıp Bodrum’dan daha uzak bir köşede ev yapıp orada yaşama seçeneğini ötelememe neden oldu. Hem onu hem tekneyi karşılamam bu aşamada mümkün değil dedim ve önceliği tekneye verdim. Kaldı ki belki tekneyle başlayan mavi hayat köyde bir ev yapmak fikrimi tamamen iptal etmemi gerektirecek. Yaşamadan bilemem. Kararlarımız nasıl bir hayat yaşamak istediğimizi belirliyor. İstanbullu hayatımda kredi kullanıp ev almak için borçlanmadım. Bu yüzden de istediğim zaman İstanbul’u terk edebildim. İşimin biçimini değiştirdiğimi söylemiştim. O da bir süreçti. Yani öyle hemen olmuyor bazı değişimler. Bir şeylerden vazgeçerek yeni bir hayata geçebiliyorsunuz. Sınırsız ekonomik gücünüz varsa lafım yok.

Ve artık iki aya yakın bir zamandır Bodrumlu(mavi)hayata geçmek için adım atıyorum. Ha unutmadan. Tekne alma fikri gündemime iyice girince ilk işim ehliyet almak oldu. Onun için kursa gittim, sınava girdim. Geçtiğimiz hafta da telsiz kursunu bitirip onun sınavından geçtim. Çabalamadan olmuyor.

Deniz ile pek ilgim yoktu. Hayatımda ilk mavi yolculuğumu bile üç yıl önce yapmıştım



Hayalimi çizmiştim...


Geçen yıl kurstaki hocamın teknesiyle ilk deneyimimi yaşamıştım. Tekneden dönüp karaya çıktığımda ben aynı ben değildim
“Bu yaştan” dediğimiz bir yaş var. Hani “Bu yaştan sonra bu yapılır mı?” gibisinden bir şeyler denir ya. İşte “bu yaştan” kişiye göre değişen bir yaş. Bana “Bu yaştan sonra tekne hayatına mı geçeceksin?” diye eleştirel bakanlar oldu. Benim için “bu yaştan” dedikleri hep bulunduğum yaştan ilerisi oldu. Bunu önemsiyorum. Bir çok insan için köklerin salındığı, çoluk çocuğa karışılıp torun beklendiği, emekli hayatının başladığı yaş olan 48 yaşımda yaşadığım şehri değiştirdim, Bodrum’a geldim. Şimdi de 56 yaşımı sürerken “mavi hayat”a adım atmanın heyecanını yaşıyorum.

Gelelim sadede… Bu blogu kapatmıyorum ama çok seyrek yazarım diye tahmin ediyorum. Bunun iki nedeni var. Birincisini yukarıda anlattım, buradaki hayatım belli bir rutinde sürüyor, yazacaklarım sıkıcı tekrarlar olacak. İkincisi de öyle veya böyle yeni yazılarla kimsenin aklını çelmek istemiyorum. Çünkü burası benim anlattığım Bodrum olmaktan hızla uzaklaşıyor. Bu konuda buraya linkini aldığım yazıda düşüncelerimi, gözlemlerimi yazmıştım, ekleyeceğim bir şey yok. http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2016/12/bodruma-yerlesmek-denilince.html

Bundan sonra yeni bir blogda buluşacağız. http://bodrumlumavihayat.blogspot.com.tr/

Burada yeni hayatıma dair notları, gezip gördüklerimi, tekneli hayata adapte olurken yaşadıklarımı anlatacağım. Ama şimdiden bir konuyu vurgulamak isterim. Nasıl ki Yunan adalarında gittiğim bazı yerleri adıyla, konumuyla yazmıyorsam, bu yeni blogda da yazmayacağım. Umarım anlayışla karşılarsınız. Ne yazık ki verdiğim bilgilerden sonra gelen kitlenin özelliklerini belirleme olanağım yok. Sık yazdığım bir kaç mekana artık ben gitmez oldum. Çünkü mekanın üslubu değişti, gelen kitle benim İstanbul’da kaçtığım tayfa olmaya başladı. Ders aldım.

Mavi hayat ile ilgili geçmişte yazdıklarım, bugün bu yazdıklarımın öncüsüydü aslında. Bu yazının sonunda o yazıyı okursanız biraz daha anlam kazanır. 
http://bodrumluhayat.blogspot.com.tr/2016/05/hedef-daha-mavi-bir-hayat.html


Bodrumlu(mavi)hayatta buluşmak üzere…

30 Mart 2017 Perşembe

Bodrum-İzmir-Foça-Cunda-Urla-Bodrum, dört gün, 1110 km.

İzmir’i çok severim. Öyle çok zaman geçirmişliğim yoktur ama ne zaman İzmir’e gitsem şehir bana kendimi iyi hissettiriyor. Ege kıyısında olmasının etkisidir muhtemelen. Havası, rüzgarı başkadır. İstanbul’da doğup büyüdüm ama İstanbul’a gittiğimde böyle hissetmiyorum. Bunun da nedeni, İstanbul’un benim İstanbulum ile alakasının kalmaması. Ne Bostancı çocukluğumun Bostancı’sı, ne Taksim gençliğimin Taksim’i, ne de Bebek benim orta yaşımın Bebek’i. İstanbul’u asla özlemiyorum ama mesela İzmir’i özlüyor, yılda bir iki kere gitmek istiyorum.

İzmir ve civarı –diğer bütün gezdiğim yerler gibi- yeme/içme konusunda iyi bir coğrafya. Bilirsiniz, gezmekten alınan tad, kişiden kişiye değişir. Kimi için tarihi yapıları, arkeolojik değeri olan bölgeleri gezmek çok önemlidir, kimi için alış veriş. Benim önceliğim yeme/içme meselesi. Doğal güzellik ise olmazsa olmaz. Büyük şehir gezmeyi sevmem, İzmir’i hariç tutuyorum. Zaten İzmir deyince sadece merkezinden söz etmiyorum. Eski Foça burnumda tüten yerlerin başında geliyor mesela. Son yıllarda Urla’yı da sevmeye başladım. Karaburun’a maalesef bir kez gidebildim ve daha çok zaman ayırmam gerektiğini biliyorum. Alaçatı ve Çeşme’yi kışın çok sevdim. Seferihisar ise bir hayal kırıklığı oldu. Muhtemelen çok anlam yüklemiştim.

Ofisten çıktıktan iki saat on beş dakika sonra İzmir Palas'ın kapısındaydım
Foça’ya gideli tam iki yıl olmuştu. Ha unutmadan, saydığım yerlerde yazın bulunmaktan söz etmiyorum tabii. Ekim-Kasım ile Mart-Mayıs arası buraların şahane zamanları. İnsan az, tatilciler yok, tabii çocuk gürültüsü de yok. Orayı seçenler ve oranın yerlileri oluyor. Bu insanlar da zaten şehrin kaosundan, gürültüsünden kaçıp buralara sığınanlar. Son yıllarda tatil aylarını sakin Yunan adalarına giderek değerlendirmekle çok iyi yaptığımı fark ettim. Popüler adalarda da durum çok farklı değil ama. Bu yıldan itibaren yaz aylarını çok daha başka değerlendirmek istiyorum ki bunun için kendimi de alt yapıyı da hazırladım. Yalnız bu bir sonraki yazının konusu.



İzmir, Foça, Cunda ve Urla’yı kapsayan dört günlük bir program yaptım. Bu kez de Gülüşan İstanbul’dan uçakla İzmir’e geldi, İzmir’de buluştuk. Böyle buluşmalar çok hoş. Bu mevsim Bodrum-İzmir rotasındaki yollar da boş. İki saat on beş dakikada, ofisten İzmir Palas Oteli’ne vardım. Bu sürede cuma trafiğinde İstanbul’un iki yakasını aşamazsınız. İzmir’de Alsancak/Konak taraflarında kalıyorum. Eskiden beri Deniz Restaurant’a giderdim. Sonra sonra oranın iyice beyaz yakalıların iş yemeği mekanı olmasından sıkıldım, seçenek aradım. Derken biraz ilerisine Hasan şube açtı. Bir kaç kez oraya gittim, iyiydi. Sonra arka sokaklarda, meyhanelerin olduğu bölgede bir iki yeni yer deneyelim dedim. I-ıh, hiç iyi mekanlara denk gelmedim. Gördüğüm kadarıyla iyi mekan olması da mümkün değil. Belli ediyorlar. Hele en son gittiğimiz Eski Kılıklı Meyhane miydi adı neydi unuttum, muhtemelen yediğim en sıradan ve hatta kötü mezeleri yiyince bir daha macera aramamaya karar verdim. Bu kez de Deniz’den şaşmadık ve iyi de ettik. Deniz’in mezelerini çok beğenirim, o yüzden balık istemedik, mezeye kuvvet verdik. Şevketi bostanlı balık efsaneydi. Tadı şu an yazarken bile damağımda.

Ying-Yang karidesi... Deniz Restaurant- İzmir
Şevketi bostanlı balık...
Ertesi sabah Eski Foça’ya doğru yola çıktık. Öğlene doğru karnımızın acıkacağını hesaplayıp yemek işini, Bağarası’nda Emine Bacı’da gözleme ile halletmeyi planlamıştık. Hamur işi pek yemiyorum. Gözlemeyi senede bir iki kere yerim o kadar. Yaklaşık on beş yıl önce Emine Bacı’da yemiş, hayran kalmıştım. Sonraki yıllarda da bir kaç kez gidip yedim. Hep iyiydi. Fakat bu kez o tadı bulamadım. Yıllar geçtikçe kendini geliştirmemiş, hatta gerilemiş bile. Tamam asla lüks bir mekan beklemiyorum. Ama pislik de kabul edilebilir bir şey değil. Bu ülkede salaşlıkla pislik karıştırılıyor. Salaş ve temiz olmak bu kadar zor mu? İnceden hayal kırıklığı ile oradan ayrıldık.

Emine Bacı bozmuş
Lola 38'deki odadan



Lola 38 isimli butik otel Foça’nın bir şansı. Bu kadar güzel bir mekan çok sık karşınıza çıkmaz. Üçüncü gidişimdi ve yine çok memnun kaldım. İşletmeci aile çok misafirperver, saygılı insanlar, size kendinizi iyi hissettiriyorlar. Odalar zaten mükemmel. Bu sefer kaldığımız odanın içinden geçen ağaç işletme zihniyeti hakkında fikir veriyordur. Yeri de çok iyi. Foça’nın tam ortasındasınız, mükemmel kahvaltıyı ederken denizi seyrediyorsunuz. Denize bakarken gözlerim Foça fenerini aradı. Eskiden karşıya bakınca anında görürdüm. Şimdi arkasına bloklar yapılmış, o yalnız hali kaybolmuş, silüeti yok olmuş. Otele yerleşip biraz dinlendikten sonra kasaba içinde yürüyüşe çıktık. Küçük deniz, büyük deniz derken fenere yaklaştık. Bu mevsim orada büyük balıkçı tekneleri barınmış, hazırlık yapıyorlardı. Biz dönerken içlerinden bazıları peş peşe denize açıldılar, onları izledik. Foça’nın çarşısına bayılırım. Hele o küçük dibek kahvesine. Tabii kahve içmeyi ihmal etmedik. Güneş batarken göğü kızıllık kapladı, büyülenmiş gibi seyrettik ve rakı saati geldi deyip Fokai restoranına yürüdük. Burayı iki yıl önceki gidişimizde denemiş, sevmiştik. Küçük denizi görerek rakı içmek başkadır ama buranın da mezeleri başka. Birkaç hafif mezeden sonra ızgara levrek ile geceyi bitirdik. Böyle akşamlarda bize 35’lik yeni seri Yeni rakı eşlik ediyor. Bazen hesapla beraber bir yolluk geldiği de oluyor.


Renkler tam olarak böyleydi
Lola 38

Ertesi sabah bir tele-konferansım vardı. Önemli bir görüşme olduğu için erteleyemezdim, tabii seyahati de erteleyemezdim. O zaman yapılacak tek şey tatil modundan bir süreliğine çıkıp işe konsantre olmak. Galiba en iyi yaptığım işlerden biri de bu.

O meseleyi de hallettikten sonra çantaları arabaya yerleştirdiğimiz gibi Yeni Foça-Aliağa rotasıyla Balıkesir yoluna çıktık. Meğer Yeni Foça’dan sonra trafik fenaymış, tankerler, kamyonlar TIR’lar bunalttı. Öğrenmiş oldum, bir daha o yolu kullanmam. Aliağa’dan çıktıktan sonra birden hava karardı ve bir saat boyunca yer yer sileceğin yetişemediği yoğunlukta yağmurda yol aldık. Ama Ayvalık’a geldiğimizde güneş açtı ve Cunda’ya girerken keyfimiz yerindeydi. Buraya da son geldiğimde kaldığım Nisi Otel’de yer ayırtmıştım. Burası da çok bakımlı, gerçekten iyi bir otel. Kahvaltısı bir efsane. Odaları iyi ama bir Lola 38 kadar değil.



Nerede eski Cunda? Bu hal ne?
Bakımsız Cunda
Çınarcık gibi olmuş. Hani o taş yapılar nerede? Gizlemeyi başarmışlar. Hep söylediğimi tekrarlayayım; Böyle özellikli beldeler, vizyonu o kasabayla sınırlı yerel belediye başkanlarıyla yönetilemiyor. 




Cunda tam bir hayal kırıklığı yaşattı. Doksanlarda ve ikibinlerin başında bakımsızdı. Sonra toparlanmaya başladı. Özellikle İstanbul’dan gelenler eski, dökük evleri alıp restore ettiler. Onlar gelince beklentiler değişti. Restoranlar kendilerine çeki düzen verdiler. Ara sokaklarda sevimli mekanlar açıldı falan. Ama kaçınılmaz son Cunda’yı da vurmuş. Mekanların kalitesi çok bozulmuş, sıradanlaşmış. Sokaklar leş gibi, çamur deryası. Bodrum’da yapılan orada da yapılmış, restoranların önü camekanla kapatılmış, kışın da daha fazla masa koyulabilecek hale getirilmiş. Böyle olunca arkada kalan taş binalar görünmez olmuş. Baktığınızda sıradan, birbirinin aynısı berbat camekanlar görüyorsunuz. Deniz Restoran, Bay Nihat, Taş Kahve gibi binalar görünmüyor. O zaman ha Cunda, ha Çınarcık… Fark yok. Kimlik kaybolmuş. Bu kimin umurunda derseniz, bilemem. Benim umurumda. Bu çirkinlikten çok sıkıldım. Bu sıradanlık ve kimliksizlik başladı mı restoranların önüne camekan koymakla durmaz. Servis, yemekler… her şey sıradanlaşır. Doksanlarda Taş Kahve’nin solunda, daracık aralıkta el arabasında tost yapan bir amca vardı. Zayıf, uzun burunlu, çok tipik biriydi. Kaldığımız otelde kahvaltı yapmaz, o amcanın domatesli, peynirli tostuyla Taş Kahve’de kahvaltı yapardık. O kadar lezzetliydi ki. Hoş, o yıllarda Nisi gibi butik otel falan da yoktu. Sadece Kapya vardı. Bir de ileride sevimsiz, daha büyük bir otel. Ama ikisinde de kahvaltı berbattı. Pınar tereyağı, Pınar balı gibi sıradan lezzetler bulunurdu. Neyse, o amca sonra vefat etti sanırım. Yanılmıyorsam Girit göçmeniydi. Öğle yemeğini o lezzetli tost hayaliyle Ayvalık tostuyla halletmek istedik. Taş Kahve’de de çay içeriz dedik. Çok da acıkmıştık. Ayvalık tostu istedim, servis yapan görevli nasıl olsun dedi. Duraladım, klasik olsun mu dedi, hadi olsun dedim. Klasik Ayvalık tostundan ne beklediğimi bir yana koyalım, ne beklemediğimi çok net söyleyebilirim; Taş Kahve’de yediğim o berbat tostu beklemezdim. Tostun içinde mayonez vardı. Yahu Ayvalık tostunun içinde mayonezin ne işi var? Mayonez ve Ayvalık/Ege…Ne alakası var? Böyle böyle bize özgü lezzetleri, değerleri bitiriyoruz. Biraz sokaklarda gezinelim dedik ama çamura batmaktan bıktık otele dönüp dinlendik. Akşam da Deniz Restoran’a gittik. Eskiden Bay Nihat’tan şaşmazdım. Ne zaman ki oğulları işin başına geçti orası da eski havasını kaybetti. Galiba bir Ankara maceraları da oldu. Hala var mı bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, bir mekan bilindiği, başarılı olduğu yerden sonra bir şehirde şube açıyorsa o havası kalmıyor, kalite düşüyor, eski mekanının da tadını kaçırıyor. Bu konuda Bodrum’un efsane iki mekanı Mey ve Alarga’yı sayabilirim. Ikisi de zamanın Türkbükü bölgesinin iki en iyi mekanıyken ardı ardına İstanbul’a gittiler. Gidiş o gidiş. Ne orada tutunabildiler ne Türkbükü’nde. Bugün ikisi de yok. Bizim Hüseyin ile Evren kardeşler –misal İstanbul’da- Gemibaşı açsalar Bodrum’u kaybederler. Aynı şekilde İstanbul’daki Balıkçı Sabahattin de Bodrum’da açsa Cankurtaran’daki yeri aksar. Sabahattin ile bir akşam konuşmuş, şaka yollu “Yahu Bodrum’a gelsen de biz de seni bu kadar aralıklı görmesek” diye takılmıştım. Cevabı ders niteliğindeydi; “Balığı halden kendim almadığım yerde mekan açmam” dedi. Budur…

Bu da Cunda'daki Deniz Restaurant. Mezeleri çok iyiydi ama işletme ı-ıh...
Arka masamızda iki kadehle kafayı bulup saçma sapan, bağırarak şarkı söyleyenler ve içeride sigara içenler olmasa güzel mekandı. Giysilerimizi iki gün havalandırdık. İşletmecilik bu değil. Bu mekana da bir daha gitmeyeceğiz demektir.

Levrek simiti çok çok iyi bir mezeydi. Takdire şayan...


Neyse, nereden nereye geldik? Konu şu ki Cunda benim için bitti. Bundan sonra gideceğimi sanmam. Ege’nin güneyini her zaman kuzeyinden daha fazla sevdim. Kaz Dağları müthiştir ama Datça’yı on kere daha fazla severim. Ayvalık çok farklıdır. Yaşanmışlığın izleri ve Ege kültürüne katkısı başkadır. Bundan sonra eğer kuzeye çıkarsam Cunda’da değil Ayvalık merkezinde kalırım. O bölge ağzının tadını bilenler için vazgeçilmezdir. Ege’nin kuzeyinin ot mezeleri güneyde yok. Güneyliler Ayvalıklılar kadar ot mezesi bilmiyorlar. Kızmak yok, gözlemimi aktarıyorum. Evlerde yapılıyor olabilir ama restoranlarda, meyhanelerde göremiyoruz. Sonuçta Ayvalık’a da Bodrum’a da Girit göçmeni gelmiş. Ayvalık’a yerleşenler, belki de Midilli’nin de katkısıyla virtüöz olmuş. Yani uzun lafın kısası Cunda üzdü ama Deniz Restaurant’ta yediklerimiz iyiydi. Hele enginar…

Cumartesi sabahı Nisi Otel’in kış bahçesinde, sözünü ettiğim mükemmel kahvaltıyı yapıp zeytinyağı alış verişini halledip Ayvalık’a geçtik. Biraz sokaklarında dolandık. Ayvalık’ta gördüğüm kadar otoparkı hiç bir yerde görmedim. Giderseniz dikkat edin. Her tarafta bir yönlendirme okuyla ve otopark tabelası. Matrak.

Ayvalık’tan sonra istikamet Urla dedik ve hiç durmadan direkt Urla’ya kadar gittik. Urla son bir kaç yıl içinde gittiğim, sevmeye başladığım bir liman. Yukarıdaki Urla’yı çok gezmedim ama içinden geçerken AVM gördüm, durmadan devam ettik. Yine Yorgo Seferis Evi’nde kaldık. Burası adı üzerinde işte Seferis’in bir zamanlar yaşadığı ev. Başarılı bir şekilde restore edilmiş. Yanındaki evle birleştirilmiş. Ama artık çok köhneleşmiş. Çok ciddi bir bakıma ihtiyacı var. Kaldığımız odanın kapısı iyi kilitlemezsen açılıyordu. Banyolar çok eskimiş, artık hijyenik olmaktan çıkmış. Lobi diyebileceğimiz yerdeki atmosfer, o şömine, mutfak çok güzel. Ancak dediğim gibi, çok eskimiş. Şimdilerde Urla Pier ilginç bir otel. Bir daha orayı tercih ederim.


Urla balıkçı barınağı
Yengeç'ten...
Bunlar da Yengeç'ten...
Yorgo Seferis Evi'nin kişilikli lobisi


Urla iki adımda bitiyor. Kişisel fikrim, Eski Foça kadar sevimli ve etkileyici değil. Ama dostlar Yengeç adında bir restoranı var ve konu orada bitiyor. Bu gidişim üçüncü gidişimdi. Tek kelimeyle mükemmeldi. Mekanın sakin dekoru, işletmesi, sevimli garsonları, işine sahip çıktığı halinden belli sahibi ve tabii yediklerimiz… Yengeç balıkçı değil, deniz mahsulü mekanı. Tam aynısı değil ama bizim Bodrum’daki Orfoz’u biliyorsanız biraz o anlayışta. Orfoz da bir balıkçı değildir. Isterseniz balık da bulabileceğiniz deniz mahsulü restoranıdır. Yengeç de biraz böyle. Tabii tarak beni benden aldı. Şu tarak denen arkadaşı neden Bodrum’da Orfoz dışında bulamayız acaba?

O akşam Yengeç’te mükellef bir ziyafet çektik. Sabah Yorgo Seferis Evi’nin mangalda kızartılmış salçalı ekmeğiyle ağzınıza layık bir kahvaltı yapıp Bademler Köyü’ne doğru yollandık. Gülüşan Susuz Yaz filminin orada çekildiğini okumuş, gelmişken görelim dedik. Urla’dan Seferihisar yönüne giderken Bademler’e geliyorsunuz. O gün pazarı varmış, küçük ama nefis bir pazar. Taze ot cennetine düştük. Bu akşam bile oradan aldığım rezeneyi yedim. Artık nasıl tazeyse, aradan on günden fazla geçti ilk günkü gibi duruyordu. Bademler ilginç, çok aydın bir köy. Yanılmıyorsam bir de köy tiyatrosu var. Haberlere konu olmuştu yıllar önce. Ama artık böyle haberler yerine saçma sapan konular, seviyesiz insanlar haber oluyor, yalaka gazetecilerin programları yer alıyor. Bozulan yeni Türkiye bu.

Bademler’de ot alışverişi yaptıktan sonra Ortaklar’da çöp şiş yiyeceğimiz Kalyon’a gelene kadar durmadan yol aldık. Yeme içme seyahatlerinde hiç rejim yapmıyorum. Bana yasak olan ne varsa yiyorum ama bir sonraki uzun seyahate kadar tekrar dikkat ediyorum. Bu sistem bence en iyisi. Arada şımartmak lazım bünyeyi. Yoksa daha sık kaçamak yapar. Lavaşlarla rejimi iyice bozup tatilin son öğünün yedik diye düşünüp Bodrum’a, eve döndük. E tabii evde yiyecek bir şey yoktu ve zaten dört gün yedikten ve finali bir kaç saat önce çöp şiş ile yaptıktan sonra bir şey yemeyiz demiştik. Kendimizi Gemibaşı’nda Ahmet ve Havva ile rakı sofrasında bulduk.

Bademler pazarından


Ve Ortaklar'da çöp şiş
Urla ganimetleri

E napalım? Burası Bodrum.

Bodrum-İzmir-Foça-Cunda-Urla-Bodrum etaplarında, dört günde toplam 1110 km yaptık. Bu yolları seksenli yıllarda 74 model Vosvosumla yapardık. Şimdi artık otomobillerimiz –o dönemkilere göre- uçak gibi rahat. Hızlı, konforlu. Yollar otuz yıl öncesine göre tabii ki daha düzgün, geniş, güvenli. Gel gelelim al işte Cunda o Cunda değil. Doksanlı yıllarda Bay Nihat’ta yediğim o lezzet yok. Taş Kahve’de mayonezli tost veriyorlar. Ne diyeyim, iyi ki o dönemleri görmüş, yaşamış, tadına varmışım.

Kapanış, Gemibaşı'nda bıyık otuyla oldu


Ege’de yaptığımız bu rota çok iyi geldi. Kuzeyi iki yıldır ihmal etmiştim, özlemişim. Bundan sonraki geziler çok daha mavi, çok daha Ege üzerinde olacak. Amaç ve hedefim bu.


Arada yazarım. Keyfiniz yerinde olsun, Ege’den selamlar, Bodrum’dan sevgiler…