24 Mart 2018 Cumartesi

Bodrum'dan Bosna'ya.


Çocukluğumda büyük aile hayatının tadına vardım. Hiç görmediğim dedemin (annemin babası) soyadını taşıyan apartmanda oturuyorduk. Ben orada doğmuşum. Apartman beş katlıydı, Laleli’deydi. Bir katında babaannem ve amcam, üst katında anneannem, onun üstünde biz, bizim bir üstümüzde bir dayım, onun üstünde de diğer dayımlar oturuyordu. Bir dönem teyzemler de oturdular ama yılını unutmuşum. Daire kapılarının üstünde anahtar dururdu. Ben dayımlara gider içeri girerdim, dayımın oğlu bize gelir falan. Biz anne tarafının kuzenleri aynı ilkokulda başladık. Yazları da yine dedemin İdealtepe’deki geniş bahçeli evinde geçiriyorduk. O zaman İdealtepe’nin 10-15 evlik, sakin, denizi şahane bir sayfiye yeri olduğunu söylememe gerek var mı bilmem. İdealtepe’ye baba tarafım da yazlığa gelirdi. Yani büyükbabam, babaannem, iki amcam, iki halam, kuzenlerim. Yaz akşamları bazen 10-12  kuzen bir arada oluyorduk. Bu hayat on beş yıla yakın sürdü herhalde. Sonra İstanbul büyüdü, yeni yerleşimler kuruldu, Ataköy, Kumburgaz, Silivri gibi yerlere gidildi, bizim büyük aile yaşantısı giderek sona erdi. Biz de Kalamış’a, oradan Fenerbahçe’ye gittik, orada yaşadık. Laleli de, İdealtepe de satıldı, hayatlar değişti.

Ailenin Bosna tarafındaki büyüğü Hamid Hacıbegic. Solda eşi Tetka Maksume, sağda anneannem Vasfiye Narin. Arka ortada ise annem Necla Narin. Sonra babamla evleniyor, Benli soyadını alıyor.

Anneannem ve kardeşi Maksume
Bosna'da doğup büyüyen üç kız kardeş. Ferida, Maida, Müfida. Bugün Maida ablamız maalesef aramızda değil. Müfida ablamız ise 90 yaşına doğru ilerliyor ve matematik dersi veriyor. 
Ama bu büyük aile halinde yaşarken her yaz Bosna’dan anne tarafımdan akrabalarımız gelirdi. Yılları kaç derseniz, 60’lı ve 70’li yıllar derim. Anne tarafım da, baba tarafım da katıksız Boşnak. Herkes Saraybosnalı. Malum Balkan faciasında göçüyorlar. Her neyse, yazları Bosna’dan annemin teyzesi, eşi Hamit Efendi (Hacıbegiç/Hadzibegic) ve bazen de çocukları gelirlerdi. Çocuk dediklerim de annemin akranları. Hamid Hacıbegiç, Tito döneminin saygın profesörlerinden. Osmanlı tarihi üzerine üniversitede ders veriyor, kitaplar yazıyor. İşte o yıllarda, yani 60’lı ve 70’li yıllarda anneannem arada kışları Sarajevo’ya kardeşinin yanına gidiyor, kardeşi Tetka Maksume (Maksume teyze) ve aile fertleri yazları iade-i ziyarette bulunuyorlar. Aklımın ermeye başladığında akrabalık ilişkilerini çözmeye başladım. Dillerini bilmediğim annemin kuzenleri geldiğinde evin neşesi artıyordu. Çünkü onların hepsi bir enstrüman çalardı ve sesleri çok güzeldi. Annem de piyano veya akordeonla eşlik ederdi. Televizyonun henüz Türkiye’ye gelip de evlere girmediği zamanlardan söz ediyorum. Yaz geceleri geniş balkonlu evimizden dışarıya müzik ve kahkaha seslerinin taştığını çok iyi hatırlıyorum. Ne yazık ki çocuk olduğumuz için erkenden yatırılırdık. Dışarıdan gelen seslerle uyuyup dalardık.

Derken yıllar geçti. Önce annemin teyzesi Tetka Maksume, erken sayılacak yaşta vefat etti. Hamid Dayco (yani Hamid Dayı) yine kışları gelmeyi sürdürdü. İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde araştırmalar yapardı. Laleli’deki apartımanda, akşamları anneannemin dairesinden daktilo sesi gelirdi. Ben o zaman orta okul-lise dönemindeydim. Hamit Dayco’dan Osmanlı üzerine, okulda hiç öğretilmeyen şeyleri dinlerdim. Ancak konu uzadığında sıkılır, uykum gelirdi. Şimdi hayatta olsa da anlatsa, sabaha kadar gözümü kırpmadan dinlerim. O yaşlarda bu sohbetlerin derinliğinin değerini bilemiyor insan.

Annem, annesi ve babası ile İstanbul'dan Bosna'ya dedemin arabasıyla gitmişler. Sağdan ikinci annem.
Dedemin arabasının plakası Kartal 0050 imiş. Henüz plaka sistemi değişmemiş, 34'lü plakaya geçilmemiş.


Müfida, annem, Maida 
Bosna'da bir piknik günü. Annem akordeon çalıyor. Ciddiyetiyle bilinen Hamid Efendi neşelenmiş, eşiyle dans ediyor



Yazları geçirdiğimiz, İdealtepe'deki ev. Bosna'dan akrabalar gelmiş. Annem yine akordeonda. Tam ortada, Tetka Maksume. Teyzem, annemin teyzesi, kuzenler... Ben daha doğmamış olmalıyım.

Annem, bir yanında annesi, bir yanında teyzesi ile Sarajevo'dayken. 1955-56 yılları olmalı.
Sonra 70’lerin sonunda anneannem vefat etti. Derken Hamid Dayco vefat etti. Böylece Bosna bağlantımız kesintiye uğradı. Aile büyükleri gidince genç nesil aynı yoğunlukta sürdüremedi ilişkiyi. Burada Bosna kolundaki akrabalarımın hakkını teslim etmem gerekir. Onlar çok hakikatli çıktılar. Yıllar yılları kovaladı. Arada Bosna’dan gelip gidenler oluyordu. Ben de üniversiteyi bitirmiş, hayata atılmıştım. Demek ki 80’li yıllara gelmiştik, ben de 30’lu yaşlarımı sürüyordum, gelenlerle görüşmek, onları yakından tanımak istiyordum. Nihayet 90’lı yıllara geldiğimizde o feci iç savaş patlak verdi. Haberi ilk duyduğumda, o zamanki iş yerimin olduğu binada, üst katımızdaki arkadaşlarımın ajansı Ultra’da sohbetteydik. Ve uzak akrabam Cüneyt Türel de tesadüfen oradaydı. Rahmetli Cüneyt abi de tam bir Boşnaktı ve büyüdüğü evde Türkçe az konuşulurmuş diye anlatırdı. Nasıl oldu da Türkçe’yi en düzgün konuşan, mükemmel diksiyonu ve sesi olan bir tiyatro sanatçısı evinde Türkçe konuşulmayan o evden çıktı hala şaşarım. Sırpların Bosna’yı kuşatmaya başladığını ve bombalar yağdırdığı haberini televizyonda duyunca Cüneyt abinin ve orada bulunanların tepkisi şu oldu; Boşnak inadıyla Boşnaklar asla Saraybosna’yı Sırplara vermez. Öyle de oldu. Ne pahasına derseniz, konu çok derin ve acıklı. Yüz bin kişiden fazla insan öldü, iki milyon civarı insan yerinden, yurdundan oldu. Boşnaklar Avusturya-Macaristan işgali, Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve sonunda iç savaş gördüler. Kuşatma ve savaş dört yıl sürdü (1992-1995). Savaş başladığında Saraybosna dışında olan, annemin iki kuzeninin iki oğlu Bosna’ya dönemeyip Türkiye’ye, annemin diğer teyzesinin yanına yerleştiler. O teyzemizi de (Nevzat Sağlam) rahmetle anıyorum. O iki genç, tek kelime Türkçe bilmeden, ailelerinden, ülkelerinden uzakta İstanbul’da kaldılar. İstanbul’da hem Türkçe’yi öğrendiler hem eğitimlerine devam ettiler. Nedim Boğaziçi’ni, Alen ise ODTÜ’yü bitirdi. O yıllarda bizim kuşağın bu iki temsilcisiyle ilişki kurup elden geldiğince sürdürebildik. Savaşın sonuda yeni bir devlet kuruldu. Annemin oradaki kuzenlerinden Faruk abi (Hacıbegiç) Bosna-Hersek Cumhuriyeti’ni temsilen yıllarca Ankara’da bu yeni ülkenin elçiliğinde görev yaptı. Ne zaman yolum Ankara’ya düşse arardım, buluşup sohbet ederdik. O da İstanbul’a geldiğinde ara sıra haberleşirdik, buluşurduk. Böyle böyle Nedim ve Alen İstanbul’a yerleştiler, hayat kurdular. Öyle olunca anneleri, babaları, kuzenleri gelip gider oldular. İki kol arasındaki ilişki yeniden kurulmaya başladı.

Bu fotoğrafa iyi bakın lütfen. Aşağıdaki iki fotoğraf ile ilgisi var. Fotoğraf İstanbul'da anneannemin evinde çekilmiş. Sol başta Ferida abla. Yanında Meto. Onun yanında anneannem Vasfiye Hanım. Soldaki kız çocuğu kardeşim Sena. Ortadaki Ferida-Meto'nun oğulları Namık. Sağdaki çocuk da bendeniz. 1967-68 yılları olmalı.

Bu fotoğraf da 15 Mart 2018 günü Bosna'dan. Meto ile ben.
Bu kare de 16 Mart 2018 günü Bosna'dan. Bu sefer Ferida abla ile ben. Şimdi üstteki siyah/beyaz fotoğrafa bir daha bakın. Yılların nasıl geçtiğini görebilirsiniz
2004 yılına geldiğimizde Bosna’yı görme isteğim tavan yaptı. Arkadaşlarımla beraber Bosna’ya gittik. Tadı damağımda kalan bir seyahat oldu. Orada yaşayan, hiç görmediğim akrabalarımla buluşmak, o sıcak karşılanışımız bugün bile duygulandırıyor, o seyahatimizi aramızda konuşuyoruz. Sanırım şeytanın bacağını o seyahatte kırdık. Ondan sonra her yıl gitmedim tabii ama bu son gidişimle beraber dört kez ziyaret etmiş oldum. İkinci gidişim, 2006 yılında annemi götürmek içindi. O da en son genç kızken gitmiş, sonra bir daha gitmemiş. Yaklaşık elli yıl sonra beraber gezdik Bosna’yı. Tabii çok duygusal bir seyahat oldu o da. Kuzeni Ferida ablanın (Ferida İbriceviç) kızının düğününe denk getirmiştik. Nihayet ellinci yaşıma orada girmek istediğim 2009 yılına geldik. Babam vefat etmişti. İçimden, elli yaşını orada kutlamak geldi. Annemin yanı sıra çok sevgili hocam Yurdaer Altıntaş ile sevgili Emre Senan ve üniversite eğitimini Sarajevo Güzel Sanatlar Üniversitesinde yapan Ayşegül İzer de bizimle beraberdi. Bu gezimiz de müthiş bir gezi oldu. Elli yaş önemli bir yaş dönümü, bu yaşa yakıştı.

2004 yılında çektiğim bu fotoğrafta, Tito Yugoslavya'sı zamanının en güzel otellerinden biri olan Europe otelinde iç savaşın izlerini görüyorsunuz

Bu fotoğraf da aynı otelin 17 Mart 2018 tarihindeki hali
Aradan dokuz yıl geçti. Benim hayatım çok değişti. İstanbul ile bağım iyice azaldı. Evimi, ofisimi Bodrum’a taşıdım. Bosna’daki akrabalarım ile telefonlaşıyorduk ama bir türlü ne onlar gelebildi Bodrum’a ne ben gidebildim. Geçtiğimiz yılın sonuna doğru bir akşam rakı masasında Gülüşan’a Bosna’yı anlatıyordum. Keşke bir daha gidebilsek dedim. Aradan çok kısa bir süre geçti, havayolu şirketinin Balkan ülkeleri için yaptığı kampanya maili düştü önüme. Aylar sonrasına program yapmayı sevmem ama bu bir işaret dedim ve 15 Mart 2018 tarihine iki bilet aldım. Dört-beş ay çabuk geçti ve Bosna’ya gitme zamanı gelip çattı. Doğrusu çok mutlu oldum gideceğime. Bu dokuz yıl içinde maalesef annemin oradaki iki kuzenini kaybettik. Yılar geçiyor, yaşlar artıyor. Sırasız da olsa bu dünyayı terk edenler oluyor. Herkesi bir daha görmek istedim.

İlk gittiğimizde kaldığımız Hotel Bosnia, harap vaziyette, perdeleri yırtık, halıları eski, duvarlarında kurşun izleri olan bir oteldi. İkinci gidişimizde otel toparlamıştı ama şehirde hala savaşın izleri çok canlıydı. Üçüncü gidişimde o otel gitmiş yepyeni bir otel gelmişti. Bu kez başka bir otelde kalalım istedim. Booking.com’a baktığımda gözlerime inanamadım. Yaklaşık 150 civarı otel ismi çıktı karşıma. İlk gidişimin üzerinden on dört yıl geçmişti, Bosna epey toparlamış dedim içimden. Çünkü 2000’lerin başında otel sayısı olsun olsun on beş falandı. Seçtiğim otel, oradaki akrabalarımın temeli olan Hamid Dayco ve Tetka Maksume’nin çocuklarını büyüttükleri ve hayata gözlerini yumdukları eve 100 metre bile yoktu. Mükemmel bir oteldi, aklınızda bulunsun eğer giderseniz başka seçenek aramayın bile. President Otel, konumu, hizmeti, personeli ile çok iyi.

Kaldığımız President Oteli, mükemmel bir oteldi. Küçük ama asgari ihtiyaç duyacağınız her şey iyisiyle var. Havuz istiyorsanız yok.

Odamızın balkonundan...
Bu da oteldeki odamızdan başka bir açı


Bodrum’dan Bosna’ya gitmek için önce İstanbul’a gitmek gerekiyor. Aktarma için beş saatimiz vardı, hem bir şeyler yeriz hem tekneleri gezeriz diye ViaPort Marina’ya gittik. İstanbul’un o sinsi yağan yağmuru, ayazı, gri havasında per bir şey gezemedik. Zincir restoranların sunumu güzel, tadı vasat olan yemeklerinden yiyip, iyi ki Bodrum’da yaşıyoruz diye konuştuk. Biz burada sunuma değil tada önem veriyoruz neyse ki. Sonuçta tabağı değil içindekileri yiyoruz ama değil mi?

Bosna bizi harika karşıladı. Hava açıktı, ısı gayet makuldü. Otele yerleştik, biraz dinlendikten sonra Ferida abla otele geldi. Kucaklaştık, hasret giderdik. Otelin arkası Başçarşı’nın (Bascarcija) kütüphane tarafındaki girişi. Ve hemen orada Nanina Kuhina adında nefis Boşnak yemekleri yiyeceğiniz bir mekan var. Oranın yöneticisi de Ferida ablanın kızı Aida. Yani annemin kuzeninin kızı. Biz de kuzen sayılırız. Ferida ablanın eşi Meto (Muhammed), ailenin en büyüğü Müfida abla, kuzen Alen, eşi, kızı, Aida’nın hayat arkadaşı Darko ile masaya oturduk. Yemeklerin biri geliyor, biri gidiyordu. Her biri mükemmel tadlar ama bunları kim yiyecek derken o tabaklar kalkıyor başkaları geliyordu. Tam bir yemek ziyafetiydi, hatta adeta bir resital oldu. Bana unlu gıda yasak. Pirinç, makarna, börek, çörek, ekmek… Şekerimi yükseltiyor. İyi de Bosna’da hayat burek (börek) ve cevapcic (pideli, süzme yoğurtlu İnegöl köftesine benzer bir yemek) üzerine dönüyor. Başıma gelecekleri bildiğimden Bodrum’da check-up yaptırıp öyle yola çıktım. Dört gün boyunca hiç bir rejimi uygulamamaya karar verdim, öyle de yaptım. Ne bulduysam yedim. Şahane biralar, şaraplar içtim. Dört gün kayıtlarıma +2,5 kilo olarak geçti. Ama değdi. Tatilde rejim mi olur? Hele Bosna’da?

Ayağımızın tozuyla Hanina Kuhina'da, Aida'nın hazırladığı mükemmel akşam yemeği. Soldan sağa, Darko, Müfida abla, Meto, Ferida abla, Aida ve Gülüşan

Oturur oturmaz gelen, bizim pişi benzeri sıcak hamur ve süzme yoğurt

Çocukluğumun efsanesi klepe. Boşnak mantısı...

Tabii ki ıspanaklı börek. Bosna'da burek sadece kıymalı olana deniyor. Bizim için hepsi börek

Bosna'nın özel lezzeti isli, kuru et ve sucukları

Kırmızı köz biberli meze

Şu anda ailenin Bosna kolunun en büyüğü Müfida. Doksana doğru emin adımlarla ilerlerken, evinde yalnız yaşadığını ve matematik dersi verdiğini belirtmek isterim

Müfida abla ile
Sabah erken saatte Başçarşı





Bosna'nın en sevdiğim üstü kapalı şarküteri çarşısı




Karışık ızgara tabağı. Bosna'nın etleri çok iyi. Doğa hayvancılık için çok uygun. Ete lezzeti bu coğrafya veriyor

Gayet hafif, boğaz yakmayan lahana turşusu.

Alen bize lezzet turu yaptırdı. Yukarıdaki etleri ve lahana turşusunu burada yedik işte
Bosna'nın yerel bira markası. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu buraları Osmanlı'dan almadan önce evlerde erik rakısı yapılırmış. Çok sert bir içki olan erik rakısını fazla kaçıran heyecanlı, güçlü ve asabi Bosnalı erkekler sık sık hasarlı kavgaya tutuşurmuş. Avusturyalılar demişler ki bu insanları daha hafif içki olan bira ile tanıştıralım da ortalık sakinleşsin. İşte bu bira o bira. Aşağıdaki görüntüler de fabrikanın hemen yanındaki birahaneden. Opera gibi birahane bizim gördüğümüz, alışık olduğumuz bir yapı değil tabii.

Yerel bira markası Sarajevsko'nun fabrikasının bitişiğindeki birahane


Burası birahane...
Ellinci yaş günüm için dokuz yıl önce geldiğimde akşam gittiğimiz mekanda çalanlarla bu seyahatimizin ikinci akşamında tekrar karşılaştık
Amra (Aida'nın kardeşi), Aida ve Darko ile yemekteyiz

Darko, Dilaver (Amra'nın eşi) ve Meto ile aynı akşamdan
Cumartesi günü bir araba kiralayıp Mostar'a gittik. Hava maalesef yağışlıydı, fotoğraf için uygun ışık yoktu



Hotel Europe'ın barı
Hani Avusturya-Macaristan veliaht prensi Arşidük Ferdinand'ı Sırp milliyetçisi vurmuştu da bu olay 1. Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlemişti ya. İşte o suikast bu köprü üzerinde yapılmıştı.


Sarajevo'yu boydan boya geçen Miljacka nehri

Güzel Sanatlar Fakültesi çok güzel restore edilmiş

Güzel Sanatlar fakültesini biraz geçince bu çirkin binalar gözü tırmalıyor

Saraybosna dinlerin, kültürlerin buluştuğu bir şehir. Bu harika. Ama o yüzden de başı beladan kurtulamamış. Bakmayın siz Hatay, Kudüs, Saraybosna gibi şehirler için söylenen "hoşgörülülük" tanımına. Dinler birleştirmez, ayrıştırır.


Faruk Hacıbegic (ailenin en büyük erkeği) ve oğlu Mirza otele ziyaretimize geldiler

Bosna'da en sevdiğim mağaza yüzlerce çeşit içki bulunan bu mağaza oldu

Pazariç bölgesi

Bosna o kadar karmaşık ki, iç savaşı anlatan bu harita bile yaşananların karmaşasını gösteriyor
Dört gün çabuk geçti. Bir buçuk günü Sarajevo’da, bir günü arabayla Mostar’a gidip gelerek, bir günü de ailenin Pazariç’teki evinde (Polenezköy’ün daha yeşili ve sakinini düşünün) geçti. Pazartesi olduğunda ayrılma zamanı gelmişti. İstanbullu hayatımda bir yerden İstanbul’a dönerken içim sıkılırdı. Bodrum’a göçtükten sonra o duygu bitti. Yani evime dönmek, Bodrum’a dönmek iyi bile geliyordu. Çünkü sevdiğim, olmak istediğim yerdeydim. Bosna bir farklı oldu. Denizi olmayan yerde yaşamadım, hiç düşünmedim bile. Orta Avrupa’yı sevmem. Gri binaları, kasvetli göğü beni boğar. Milletin bayıla bayıla anlattığı Prag’tan kaçarcasına dönmüştüm. Beni kimse Budapeşte, Viyana, Bükreş’e falan götüremez. Ama Bosna farklı. Çünkü köklerimin orada olduğunu hissediyorum. Ailemi, akrabalarımı görmek iyi geliyor. Onlardan ayrılmak hüzün veriyor doğal olarak. Bosna’da yaşar mısın deseniz hayır derim. Bana göre değil. Ama çok seviyorum. Farklı bir bağ.





Kadınlar her yerde çalışıyorlar, hayatın tam içindeler. Bosna'daki İslamiyet anlayışı bizim eski anlayışımız ile benzeşiyor. Türkiye'de dayatılan Arap tarzı islamiyetinin ne kadar kötü olduğunu Bosna'da anlıyorsunuz. Burada bir küçük dipnot yazayım. Bizim yetkililer Bosnalı yetkililere şunlar şunlar Fetö'cü onlara karşı önlem alın diyorlarmış. Bosnalılar da, iyi de bunları siz buraya getirip kefil olmuştunuz ne yapalım şimdi diye cevap veriyorlarmış. 

İkinci savaşta ölen askerler için yakılan, hiç sönmeyen ateş

Şarküteri marketinin yukarıdan görünüşü

Kahve sunumu


Burek çeşitlerinden

Burek çeşitlerinden

Mostar

Saraybosna'nın en güzel restoranlarından biri olan Kibe'de çok iyi bir Sloven şarabı içtik.
Bu restoranı şevkle öneririm; www.kibemahala.ba

Bosna'nın yerel mutfağının iyi örneklerinden bir et yemeği. Hadjiski Cevap. 


Bir daha gitmek isterim, umarım fırsatım olur. Hatta şimdilik hayal ama Glaros ile Dalmaçya kıyılarına gitmek şahane olurdu. Fakat yaşayarak gördüm ki, hayatta ne hayal ettiysem onu gerçekleştirmek için çabaladım. Sonuçta oluyor. Bakalım Glaros ile Hırvatistan kıyılarına ve oradan karadan Bosna-Hersek’e geçip tekrar denizden Bodrum’a dönebilecek miyim? Bence fena fikir değil.

Bodrum’dan mavilikler dilerim.